Muhtemelen bu yazı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ulaştırılmaz ama kimbilir, belki bir seveni duvarları delip, cep telefonuna gönderebilir.
Bilirsiniz; siyaset, çoğu zaman görünenin değil, görünmeyenin mücadelesidir.
Bugün Ankara kulislerinde giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir iddia var: İktidarın içinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yönlendirmek, hatta zaman zaman manipüle etmek isteyen profesyonel siyasi ve siyasete eklenmiş bürokratik bir yapıdan söz ediliyor.
Bu iddia hafife alınacak türden değil. Çünkü modern devlet yönetiminde asıl güç, kararı alan kişiden çok; o kararı şekillendiren bilgi akışını kontrol edenlerdedir. Lider ne kadar güçlü olursa olsun, önüne gelen veri kadarını görür, anlatılan kadarını bilir. İşte bu yüzden mesele sadece bir lider meselesi değil, sistem meselesidir.
Tarih bize şunu gösteriyor: Güç merkezlerinin etrafında zamanla “filtreler” oluşur. Bu filtreler bazen koruyucu bir kalkan olur, bazen de gerçeği eğip büken bir mekanizmaya dönüşür. Kritik soru şu: Bugün işleyen yapı, devlet aklını mı temsil ediyor, yoksa dar bir çevrenin stratejik yönlendirmesi mi devrede?
Eğer bir ülkede alınan kararlarla sahadaki gerçeklik arasında fark oluşuyorsa, orada ya eksik bilgi vardır ya da bilinçli bir yönlendirme. Daha açık söyleyelim: Manipülasyon çoğu zaman yalanla değil, gerçeğin bir kısmını saklayarak yapılır.
Vatandaşın hissettiği ile yönetimin gördüğü tablo farklıysa, bu sadece bir iletişim sorunu değildir. Bu, karar alma süreçlerinin sağlığına dair ciddi bir alarmdır. Çünkü liderin önüne gelen raporlar ile toplumun yaşadığı gerçeklik örtüşmüyorsa, arada bir “yorumlayıcı akıl” devreye girmiş demektir.
Burada asıl mesele kişiler değil, mekanizmadır.
Farklı görüşlerin dışlandığı, eleştirinin zayıflık sayıldığı bir ortamda, en büyük hata zincirleri oluşur.
Peki çözüm ne?
Öncelikle karar vericinin önüne giden bilgi tek kanaldan beslenmemeli. Alternatif analiz mekanizmaları oluşturulmalı. Sahadan gelen gerçek veriler ile merkezde üretilen raporlar karşılaştırılmalı. En önemlisi de aynı düşünen kadrolar yerine, farklı düşünen ama liyakatli akıllar sistemin içine dahil edilmeli.
Çünkü güçlü liderlik, sadece karar almak değildir.
Doğru bilgiyle, doğru zamanda, doğru kararı alabilmektir.
Ve unutulmamalı:
Bir lideri zayıflatan şey dış baskı değil, içerde oluşan görünmez yönlendirmelerdir.
Bu konuda şimdilik sadece tek ama çarpıcı bir örnek vermekle yetineceğim.
Kimin fikri bilmiyorum ama yıllardır değişmeyen bir sahne var:
Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da yıllardır aynı kafeye götürülüyor, karşısına “vatandaş” diye çoğu zaman parti yöneticileri, tanıdık simalar oturtuluyor.
Keyfi durum tam da burada başlıyor.
Devletin zirvesindeki bir liderin, toplumun nabzını tutması için kurulan temasın sahici olması gerekir. Eğer o temas kurgulanmışsa, orada artık gerçek değil, bir senaryo oynanıyordur.
Gerçek vatandaş; bazen filtresiz konuşur.
Memnuniyetini de kırgınlığını da saklamaz.
Ama önceden seçilmiş, hazırlanmış, aynı çevreden gelen kişilerle yapılan görüşmeler… O tabloyu değil, görmek istenen tabloyu yansıtır.
Bu durum bir iletişim tercihi değil, doğrudan bir yönetim riskidir.
Çünkü liderin önüne çıkan her “yapay gerçeklik”, alınacak kararları da yapaylaştırır.
Sahadan kopan her veri, merkezin pusulasını şaşırtır.
Bir ülkeyi yönetmek, raporlarla değil; hayatın içindeki gerçek seslerle mümkündür.
Ve o sesler çoğu zaman konforlu mekânlarda değil, sokakta, pazarda, sırada, dertle yoğrulmuş hayatların içinde duyulur.
Eğer bir lider, toplumun tüm renklerine doğrudan ulaşabiliyorsa, kimse onu yönlendiremez.
Ama araya filtreler girerse, en güçlü lider bile eksik bir tabloya bakar.
Devlet yönetiminde en tehlikeli şey, gerçeğin saklanması değil; gerçeğin yerine benzerinin konulmasıdır.
Bu yüzden ihtiyaç duyulan şey çok basit ama çok kritik:
Doğrudan temas. Aracısız iletişim. Gerçek insanlar.
Çünkü hakikat, hazırlanmış masalarda değil; hayatın içindedir.
Çünkü...
Siyaset realite ile yapılır...
VELHASIL : Kolun mu kırıldı? Üzülme, belki Allah sana kanat verecek.
– Mevlana